Ben bu filmi doğum günümde izledim. Gerçekten de bir yaş büyüdüğünü hissettiğin güne özel bir filmdi.
Lost in Translation”daki ilişki dinamiği tam olarak aşk değil, tam olarak dostluk da değil; ama ikisinin arasındaki, insanın hayatında çok az kez deneyimleyebildiği eşsiz bir ara bölge.
Bu ilişkiyi özel yapan şey romantik gerilimden çok varoluşsal bir yakınlık olması.
“Yan yana düşen iki yalnızlık”
Bob ve Charlotte’ın ortak noktası yabancılaşma. Aynı otelde, aynı şehirde, aynı dilde kayıp hissediyorlar.
Bu yalnızlıkları, onları birbirlerine doğru çeken mıknatıs gibi çalışıyor. Aralarında bir arzu var, evet. Ama bu arzu “bedensel” değil; daha çok anlaşılma arzusu.
Birinin gözlerinin içine bakınca “ben buradayım” hissini almak. Bu yüzden ilişki şekillenmiyor, bilinçli bir şekilde tam çizgide kalıyorlar. Bob yaşlanma, Charlotte kimlik bulamama krizi yaşıyor.
Biri hayatının ortasında sıkışmış, diğeri başlangıcında kaybolmuş.İkisi de hayatlarının farklı noktalarında olmalarına rağmen aynı boşluğa bakıyorlar. Bu, onları romantizmin ötesinde, anlatması zor bir bağla birleştiriyor.
“Zamanı sınırlı bir bağ”
İlişkiler bazen geleceksiz oldukları için daha güçlüdür. Onlarınki de öyle:
Birlikte olmaları mümkün değil. Ayrılamayacak kadar yakınlar. Kavuşamayacaklarını bilerek yakınlaşıyorlar. Bu çelişki, ilişkiyi daha saf hale getiriyor.
Aşk olsa çok şey yıkılacak, dostluk olsa çok eksik kalacak.
Bu yüzden ikisinin arasında, kırılgan bir yerde duruyor.
Tokyo: İlişkinin üçüncü karakteri
Şehirdeki yalnızlaşmış sesler, neon ışıkları, yabancılık hissi… Bob ve Charlotte’un bağı aslında Tokyo’nun içinde yankılanıyor.
Yani benim için bu filmi özel kılan insanların arasındaki ilişkilerin belirli başlıklar altında kalmaması, daha derin ya da tanımlayamadığımız noktalarda da durabilmesi.